İMKB Değerleri
  • USD2.34 USD
  • EURO2.79 EURO
  • Altın88.81 Altın
  • Benzin4.19 Benzin
  • İMKB 30119,827.13 İMKB 30
  • IMKB 10097,533.28 IMKB 100

SON Dakika

  • Eklenme Tarihi :
  • 12 Ocak 2014, Pazar 12:12

Annelik denilen yüksek makam!

takip edin
Annelik denilen yüksek makam!
0/10 (0 kişi)
Facebook Twitter

Uykusunu almadan uyanmıştı. Zaten çoğunlukla böyle uyanmazmıydı?

Yorgun uyanır, yorgun sabahlara merhaba der bazen unutur, yorgun işler, yorgun öğleden sonralar ve çok yorgun geceler. Yorgunluk hayatında ismi gibi kendine yapışmıştı.

Şöyle diyordu bir gün, bir yirmidört saat kimse ona seslenmese, ismini söylemese, telefonu çalmasa, çocukları ve eşi ise onu tümden unutsa…

Bunu dolu – dolu bir gün ve bir gece yapabilse!

Ne kadar iyi gelirdi Yarabbi…

Soluk alırdı. Soluklanmayı, derince soluksuzluğunu gidermeyi istiyordu. Nefeslenecekti, belki sırt üstü, kimbilir belki yüzükoyun yatardı. Karanlık bir oda seçerdi herhalde, yatağında yatmak keyifli gelirdi ona. Eskimişti belki ama onun yatağıydı ve yatağı onun gibi kokuyordu. Yastığında başkasının kokusu makbul gelmiyordu ona, istediği kendi özünün esansıydı. Teriydi. Ne tuhaftı hayat. Yıllarca başka kokuların peşinde, nefesinde, esintisinde gezerken, şimdi kendi kokusunu istiyordu da eline geçmiyordu. Ona bile hasretti…

Böyle değildi hâlbuki kavilleri, hemde hiç değildi. Oda kariyer yapacaktı! Onunda kendine göre işi olacaktı. Oda eşi ile aynı üniversiteden mezun olmuştu. Daha yeni hayata atılacaklardı ki-! Güm!

Hamile kalmıştı. ‘Hamile miyim?’ Dehşete kapılmıştı;

“Nasıl yani ben anne mi olacağım? İyide ben hazır değilim ki, ben evliliğe bile hazır değilim. Ben yeni aileyi bile henüz içime sindiremedim, ben kendi ailemden uzaklaşmayı bile kabullenemedim. Olmaz ki, benden anne olabilir mi?”

Olmuştu.

Olmuştu, hemde ilk bebekleri ikiz olarak dünyaya geldiğinde anlayamamıştı ki. Her iki tarafın ailesi başucundaydılar. Zaten hamile olduğu duyulduğundan beri emanet bir hayat yaşıyordu…

Kendinin hayatı nereye gitmişti? Bilmiyordu ki. Bildiği bir temaşanın içinde sürüklendiğiydi. Anlayamadığı iki tarafın annelerinin derdinin ne olduğuydu, anlayamadığı iki tarafın erkeklerin bu kadar umursamaz olduğuydu!

Anlamıyordu, eşi ile çıktıkları zaman, gezdikleri, arkadaşlıkları, nişanlı dönemi ve evliliğin ilk günlerindeki görümce takma ismi ile yakın arkadaş edası içinde yanında olan kızlar neredeydi?

Onların hayatları yeni başlamıştı. Onlar mezun olmuşlar, yeni hayatları için heyecanla merdivenin ilk basamağından adımlarını bir yüksek yere atmışlardı.

Biri çoktan valizini toplamış yüksek lisans için Amerika’nın yolunu tutmuştu.

Diğeri mezun olur olmaz iyi bir şirkette sevdiği arkadaşları ile reklamcılığa başlamıştı. Felaket bir hayat! Ona baktığında; şıklık görüyordu, parfüm kokusu ve muhteşem makyaj!

Ona saygıda duyuluyordu. O çalışan, üreten üstelik işini iyi yapan biriydi. Aile ona farklı davranıyordu. Oysa o çoktan ev kadını muamelesi içinde yaşamaya mahkûm edilmişti, hemde ilk hamililiğinin tescillendiği günlerde… Burada eşini nasıl suçlayabilirdi ki, o hiçbir zaman ona çalışma dememişti ki, çalışma diyen ilk ikizleriydi… Karnına düştüğü anda dünyasını dar etmişti. Sabahlara kadar tuvallette geçen üç ayda gel babayiğit ol da işe git. Yollarda mide bulantıları, her köşe başında bir öğürtü ve neticesi!

Olamamıştı. En iyisi bebek doğduktan sonra işe başlamaktı. Ne de güzel bir iş teklifi almıştı. Kısa sürede kendini gösterebilecekti. Nerede?

Kendi isteği ile anneliğin ilk adımını evde, eşine yemek yaparak, çamaşır, ütü ve mide bulantıları, bel ağrıları, kramplarla geçiriyordu ki - ve bunada razı iken! Doktor dediki bu sana fazla yatacaksın. Nasıl yani! Düşük tehlikesi var yatacaksın. Aman yarabbi.

Yattı. Anne ve diğer anne! Hergün evde, onun yaptığını o beğenmiyor, diğerinin yaptığını diğeri hiç beğenmiyor. Geceler kalabalık. Her iki baba oraya geliyorlar, akşamları uzun uzadıya yemek, politika, futbol ve birbirini iğneleyen iki kadının sesleri arasında; arada bir gelen eşinin:

“Nasılsın hayatım? Bu gün seni daha iyi gördüm, az kaldı ne kaldıki daha yedi ay var, altı ay var, beş-dört-üç- iki bir…” Gibi sebebsiz ve şekilsiz, kalitesiz muhabbeti…

Doğum saati inanılmaz vahşetti. Nerede ise iki aile tümden doğumhaneye girilecekti-ki! Tehlikeli doğum sezeryana dönüştüğünde ameliyathanenin kapısında kalmışlardı. Eşi o sırada neredeydi? O biraz sonra patlatılmak üzere Şampanya derdindeymiş. Sonradan öğrenmişti. Çokda hakkını yememek gerek, diğer cengâverler odaya çıktıklarında Allah var eşi kapıda beklemiş. İyide bu olay onun tek başına yaptığı bir eylemmiydi ki bütün sıkıntısını o çekiyordu. Övünmesi hatta sonrada liyakat nişanını alması ona hak düşecekti. Hey gidi dünya hey!

Ameliyathane, can pazarı, doktorlar ve Allah…

Allah yanındaydı bu önemliydi. Onun kimseye ihtiyacı yoktu, mis gibi yatar olayı neticelendirirdi…

Kendine geldiğinde; eşi dâhil tüm ailenin kucaklarında birer avuç iki bebek ona benziyor buna benziyor muammelesi içinde kendini unutmuş insanlar!

“Bunun burnu oğlumun burnu aynı, hık demiş burnundan düşmüş. Hele şu diğerinkine bak aynı gözleri ben, ayol inanın benim yeni doğmuş bir resmim var bu kurban olduğum babaannesine çekmiş.”

“Yuh yani seninde mi doğduğun gün resmin çekilmişti de görüp hatırlıyorsun be insafsız kadın.”

Kız tarafı nasıl altta kalsın. Hiç olurmu?

“Aman sende ayol göz var nizan var, aynı annesi bak sana ikiside birer elmanan iki yarısı gibiler iki yarıda aynı anne… Başka söze ne hacet, bey bak Allah aşkına benzemiyor mu?”

“Kim –kim, kime benziyor?”

Beyin haberi yok olaydan, erkek kısımları böyle konulara takılmıyorlar çünkü…

Onlara baktı, gururlu babalara baktı, sonra birilerine bebeklerin nasıl yıkandığını anlatan büyük marifet sergileyen eşine baktı…

“Yuh ya, olan bana oldu, anam ağladı. Şunların haline bak, bana kuluçka makinesi muamelesi yapan bu kalabalık kim?”

Aile… Herkes kendi derdinde!

Sonra benim ayılışım dikkatte iyide gene ben – ben olarak ilgi görmüyorum ki. Çocuklar açlar emzirilmeli.

“Ne?”

“Günahtır aç bunlar aç.”

Emzirme seansları, bir zahmet dışarı çıkmalar, erkek adamın erkek çocukları olur fiyakası. Anası ağlayan mutlu ile mutsuzluğun harmanlandığı, anestezinin sersemlettiği, bu yumurcakların kendi bebeği olduğunu bile tam bilemeyen annenin göğüslerinde bebekler ciyak – ciyak…

“Yarabbi sen bilirsin…”

 

Buraya kadar okuyan bayanlarımızın acaba kaçta kaçı bu ve buna benzer olayları yaşamamıştır. Ben yaşadım, kız kardeşim, arkadaşım ve yakınlarım yaşadılar.

Elbette bu anneliğin büyüklüğünü anlatamaz. Cennet annelerin ayakları altındadır sözlerindeki hikmette bununla anlatılamaz. Bu ufak bir ayrıntı! Sadece gerçek.

Anneler bütün fedakârlıkları yaparlar ve şikâyet etmezler.

Büün sıkıntıları yaşarlar kabullenirler.

Onun içindirki evladın ayağı taşa takılsa anne diye bağırır.

Yazdıklarım hamilelik ve doğum.

Devam edeceğim, daha sonraları olanlara…

Biraz da eğelenerek yazmak istedim gerçekleri. Bu gördüklerim ve yaşadıklarım!

Belki çok şeyden fedakârlık yapılır ama Anne’lik denilen yüksek makama çıkılırki, bunun emsali bir makam yoktur. Bunun karşılığı yoktur. Bu tektir.


Nazan Şara Şatana

Annelik denilen yüksek makam!" haberi için yapılan yorumlar.

BENZER HABERLER

ÖNE ÇIKAN HABERLER
YORUMLAR
copyright 2013 Habermonitor.com